GÖKHAN ÖZCAN

Okuduğunuz makale
KENDİ HAYATININ FİRARİSİ
Anasayfa   /    Köşe Yazarları   /    Gökhan Özcan   /    Kendi hayatının firarisi

20 Aralik 2018 - 16:28

info@memurhaberi.net

Gökhan Özcan

GÖKHAN ÖZCAN

Kendi hayatının firarisi

Geriye dönüp tek tek bakalım her birimiz, hatırlamaya değer ne var yaşadıklarımız arasında? Hafızamızda sarıp sarmalayarak saklamaya, sonra çıkarıp hatırlamaya değer ne var? Bize hâlâ dokunan, aklımızda, kalbimizde, hikayemizde iz bırakan ne var? Biriktirmeye değecek, hatırlanmaya değecek, zamanın içinde yürüyüp giderken hep yanımızda taşımaya değecek ne kadar az şey yaşıyoruz biz. Neden gelip geçen, bize hiçbir şey bırakmadan silinip giden şeylerle tükenip gidiyor bütün zamanımız?

Ve bunun tam da böyle olduğunu bilip duruyorken; neden itiraz dahi etmiyoruz bu boşunalığa hiç birimiz? Hayatı neden içinde anlamı olan, iz bırakan, içimize dokunan şeyler yaşanamayacak bir hale getirdik? Bunu neden yaptık? Neden razı olduk bu çözülmeye? Ve neden hâlâ seyirciyiz her şeyin bu kadar içsiz, içeriksiz, anlamsız, ezbere geçip gitmesine? Bu boşu boşunalığı örtmek için hayatımızın her tarafına takıp takıştırdığımız bütün o süslemeler, bütün o makyaj, bütün o asılsız şaşaa, her şeyi daha da acınası bir hale getirmiyor mu? Bir yerde durup düşünmeyecek miyiz hiç? Anlamı aramak, yaşamaya değer bir şeyler yaşamak, sonrasında hatırlamaya değecek bir şeyler biriktirmek için hiçbir şey yapmayacak mıyız gerçekten?

“Sanki yaşamıyoruz hiç” dedi beyaz saçlı adam, “sadece bize ayrılan vakti dolduruyoruz!”

Güneş görmeyen çiçekler gibiyiz, bir şekilde varlığımızı sürdürüyor ama hiç çiçek açmıyoruz.

“Bir mısra yazabilmek için insan, birçok şehir görmeli, insanları, nesneleri görmeli, hayvanları tanımalı, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli, küçük çiçeklerin sabahları açarken nasıl titreştiğini bilmeli. İnsan, bilinmeyen yerlerdeki yolları, beklenmedik rastlantıları ve uzun zamandır yaklaşmakta olduğunu sezdiği ayrılıkları düşünebilmeli, hâlâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; sevindirici bir şey söylediklerinde anlamayıp kırdığımız anne babaları; o kadar çok, derin ve ağır değişimlerle garip, tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz ve kapanık odalarda geçen günleri; deniz kıyısındaki sabahları; denizi, denizleri; yukarılarda çağıldayan, yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini düşünebilmeli” diye yazmış Rainer Maria Rilke, şaheser kitabı Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda.

Aslında her şey kendi derinliği içinde yaşamaya ve yaşanmaya devam ediyor. Bütün bunlardan yüz çeviren biziz. Hissetmeyen, farketmeyen, ayrıntıların peşine hiç düşmeyen, anlamaya, anlamlandırmaya gayret etmeyen biziz. Her şeyi daha anlamlı yaşamaktan korkan, gerçeği yaşamanın insanı incittiğine, yorduğuna, kırdığına, canını sıktığına, şu kör akıntının gerisinde bıraktığına inanan ve bütün bu korkularla kendi hayatından kaçan biziz. Gözünü kapayan, kulağını tıkayan, kalbini kırk kilitle kilitleyen biziz. Bütün bunları düşünmemek için her şeyi gürültüye boğan biziz. Hiçbir şey kaçmıyor bizden, kendi hayatının firarisi olan biziz.

Bir ömür kalbinin bir göz odasında oturan ve oradan alemi bütün genişliğiyle içine çeken insanlar da var.

“Gafletin senden hep bir adım önde giderken” dedi meczup, “kaç bakalım nereye kaçacaksın!”

MAKALEYE YORUM EKLEYİN

X

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen ziyaretçilere aittir.

X

Makaleye hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.

GÜNÜN MANŞETLERİ