GÖKHAN ÖZCAN

Okuduğunuz makale
ZAMANIN İÇİ
Anasayfa   /    Köşe Yazarları   /    Gökhan Özcan   /    Zamanın içi

01 Ekim 2018 - 22:56

info@memurhaberi.net

Gökhan Özcan

GÖKHAN ÖZCAN

Zamanın içi

Zaman nasıl da geçti, hiçbir şey anlamadık diyoruz. Zamanın baş döndürücü bir hızla geçtiği doğru ama hiçbir şey anlamadığımız doğru değil... Yaşadığımız sayılmayacak kadar çok anın eksiksiz bir dökümünü çıkaramayız elbette. Ama hepsinin biraradalığından oluşan yeküne, -ki biz hayatımız diyoruz ona- hepimiz çok derinden aşinayız aslında hepimiz. Söylerken, düşünürken, hissederken, seçerken, uzaklaşırken, sevilir ya da üzülürken hep bu yekünle bakıyoruz. İnsanlığımızın hamuru o yekünden yoğruluyor. Dolayısıyla biz, yaşadıklarımızın bir sonucu oluyoruz, yaşadığımız her şeyin izlerini taşıyoruz. Çok bariz şekilde ya da belli belirsiz... Yaşadığımız her şeyi her istediğimizde tek tek hafızamızın çuvalından çekip alamasak da bu böyle... Farklı renklerin ve o renklerin farklı tonlarının bir ebru teknesinde birbirine karışarak yeni bir renge, tona desene dönüşmesi gibi anlar birikip birbirine karışıyor, sürekli yenilenen ve fakat bir yanıyla da aynı kalan harikulade bir karışımdan, harikulade bir kimya aslında bizim insanlığımız. Doğrusu şöyle olmalı belki de sık sık kurduğumuz o cümlenin: Zaman nasıl da geçiyor ve biz hiç farkında olmadan ne kadar çok şey anlıyoruz!

 

 

“... metroda yolculuk etmek bir saatin içine konmuş olmak gibi bir şey. İstasyonlar dakikalar oluyor, anlıyor musun, bi sizin zamanınız, şimdinin zamanı; ama ben ondan başka bir tane daha olduğunu biliyorum ve düşünüyorum, düşünüyorum... Bruno, keşke...saksafon çalarkenki gibi yaşayabilseydim ve zaman da değişiyor... Bir buçuk dakika içinde neler olabileceğinin farkına varıyorsun... İşte o zaman bir insan, sadece ben değil, şu, sen ve bütün çocuklar yüzlerce yıl yaşayabilirdik, eğer yöntemini bulsaydık, şu saatler yüzünden, bu dakikalar ve öbür gün saplantısı yüzünden yaşadığımızdan bin kat daha uzun yaşayabilirdik...” diye yazmış ‘Takipçi’ ismini verdiği öyküsünde Julio Cortazar.

Güzel olan herhangi bir şeyi tespit ediyor ve tenhamızda onun güzelliğini neredeyse hiç yaşamadan etrafa teşhirine koyuluyoruz hemen. Güzellik tenhada içe sindirilecek bir şey, onda sessizce konaklamak gerekiyor bir müddet, güzellik iklimini içimize çekerek yaşamak gerekiyor. Bize dokunmasına, gönlümüze işlemesine imkan ve zaman bırakmak gerekiyor. Şimdilerde öyle değil pek; herkes güzelliği herkesten önce tespit ederek bundan bir tür insanlık statüsü kazanmanın derdinde... Bir ifade, bir şiir, bir şarkı, bir film, bir kitap... Paylaşınca çoğalmıyor, azalıyor artık. Çünkü güzellik hiçbir yerde konaklamıyor, hiçbir içe sinmiyor, sadece elden ele dolaştırılıp hırpalanıyor, azalıyor, örseleniyor ve malzemeleşiyor. Ve bu sebeple olacak, güzellik, bunca konuşuluyor ve bunca paylaşılıyorken, dünyayı güzelleştirmiyor, hayatı, hayatımızı güzelleştiremiyor.

“İnsanlar sürekli ‘Ne güzel!’ deyip duruyor ama güzel olanın ne olduğuna zerre kadar kafalarını yormuyor!” diye mırıldandı hayretle beyaz saçlı adam.

Yazılıp ummana bırakılmış, kime ait olduğu bilinmeyen şiir/güftelerden biri... Fehmi Tokay, bu inceliğin hakkını vererek Rast makamında bestelemiş vaktiyle: “Gönlümün ezhâr içinde gül gibi dildârı var/ Neyleyim her sevgisinde bir yığın ağyarı var/ Gül sevenler katlanır hârın dilâzâr cevrine/ Her gülün bir goncası, her goncanın bir hârı var”

Bir kere dışına söylediği bir şarkıyı bin defa içinden dinleyen insanlar da var.

“Bu boş işlerle sen mi vaktini harcıyorsun” dedi meczup, “yoksa vaktin mi seni?”

MAKALEYE YORUM EKLEYİN

X

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen ziyaretçilere aittir.

X

Makaleye hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.

GÜNÜN MANŞETLERİ